Eskiyen iPod’unuzu yeni gibi yapın

Posted by selcuk on Eylül 8th, 2007

Herkese merhaba. Bu yazımda sizlere zaman içinde çizilerek ilk aldığınızdaki parlaklığını kaybeden iPod’larınızı nasıl ilk günkü gibi ışıl ışıl haline getirebileceğinizden bahsedeceğim. Kendim bir iPod Nano 1. jenerasyon sahibiyim. Elime geçtiği sıralarda henüz ortalıkta çok fazla kılıf bulunmuyordu. Bulunanlar sadece orijinal kılıflardı ve fiyatları özelliklerine göre çok fazlaydı. Bu sebeple kılıf almamıştım. Ama zamanla cebimde taşıdığım Nano çizikler içinde kaldı doğal olarak. Özellikle arka kısmındaki ayna olarak bile kullanabileceğiniz parlak metal yüzey zaman içinde ince çizikler nedeniyle matlaştı. İnternette bir iki araştırma yaptığımda bu problemin birçok kişinin sorunu olduğunu öğrendim. Bir sitede güzel bir çözümü de bu araştırmalarım sırasında buldum. Öncelikle şunu söylemeliyim ki piyasadaki temizlik ürünlerinin hiçbiriyle vakit öldürmeyin. Basit bir metal parlatıcısı ile iPod’unuz ilk günkü kadar parlak bir hale gelecek. Şimdi size bunun nasıl yapılacağından bahsedeyim:

P9080031_800.jpg

Ben temizleme için Bauhaus’tan aldığım oto boyası çizik kapatıcı pasta kullandım. Bu pasta beyaz renkli biraz koyu kıvamlı birşey. Aslında okuduğum sitede Brasso adında sanırım sıvı olan bir metal parlatıcı kullanmışlardı. Fakat bir merakınız olmasın, ben denedim ve bu da gayet etkili bir şekilde temizliyor. Plastik yüzeyde metal yüzeyde olduğu kadar etkili olmasa da biraz vakit harcarsanız faydasını göreceksiniz.

Bundan sonra ihtiyacınız olan şey yeterince pamuk olacak. Eğer elinizde varsa mikrofiber temizleme bezlerinden de kullanabilirsiniz. Ben pamuk kullandım. Özellikle metal yüzeyi silerken pamuğun kapkara olduğunu göreceksiniz. Bu sizi endişelendirmesin. Malzemeyi bir tornavidanın ucuyla çok olmayacak şekilde pamuğa sürdükten sonra dairesel hareketler yaparak iPod’un üzerinde gezdirin. Bu sırada fazla bastırmanıza gerek yok, hafifçe parmaklarınızı gezdirmeniz yeterli. Eğer çok inatçı çizikler varsa biraz kuvvet uygulamanızda fayda olabilir tabi. Ayrıca iPod’u elinizde tutarsanız ya da altına yumuşak birşey koyarsanız diğer tarafının tekrar çizilmesini engelleyebilirsiniz.

Şimdi size kendi iPod’umun temizlemeden sonraki halini göstereceğim. Maalesef önceki halini gösteremiyorum çünkü temizlemeyi yaptığım sırada bunu metine dökebileceğim aklıma gelmedi. Ama 1,5 senedir cebimde dolaşan bir iPod’un nasıl bir hal alacağını aklınızda canlandırabilirsiniz. Ben çok fazla vakit harcamadım. 15-20dk gibi bir zamanda önünü ve arkasını temizledim. O yüzden tam anlamıyla yeni gibi oldu diyeme ama eskisine göre bir hayli yeni gibi oldu diyebilirim. Buyrun işte ön ve arka yüzünün fotoğrafları:

iPod öniPod arka

Pamuklar

Bunlar da temizlik sırasında kullanılan pamukların sadece ufak bir bölümü. Ne kadar karardıklarını görebilirsiniz.

Eğer ingilizceniz varsa vereceğim adrese de bir göz atın derim. Şimdiden kolay gelsin.
Restore your iPod nano to new condition with a $4 can of Brasso

Osmanlıların bir garip öyküsü

Posted by selcuk on Ağustos 13th, 2007

Osmanlı’nın o haşmetli ve izzetli insanlarının torunları bir gecede Avrupa’ya atıldığı zaman, kimse onların hâlini hatırını sormadı. Hanedan sülalesinin erkekleri ekseriyetle askerdi, meslekleri dışarıda geçmedi. Buradaki malları da tarümar edildi. Ayrılacakları gece evlerini soydular ve Türkiye’nin dışında hepsi aç bırakılıp öz vatanlarından uzakta ölüme terkedildiler.

•••

Hanedan mensuplarından çogu, Sultan Vahidettin başta olmak üzere Şam’da Selimiye Camii Şerifinin avlusunda medfundur. Halife Abdülmecid Efendi Medine’de Cerinet’tül Bakiye defnolunmuştur. Paris Camii’nde cenazesi 10 sene beklemiştir. Kendisi öyle vasiyet ettiği için.

1944′den 1954′e kadar mücadele edilmiştir. Bir Ali Osman’a yakışan da böyle vatan toprağına gömülmeyi istemektir.

Mesela O’nun oğlu Sehzâde Ömer Faruk Efendi Mısır’da vefat etti. Mısır bir Müslüman toprağı olduğu halde Türkiye’de işbaşına gelen herkese mektup yazmıştır. “Her türlü siyasî haktan mahrum olarak vatanda yaşamama müsaade edin. Boğaziçi’nde balıkçılık yapmaya razıyım” diye Cemal Gürsel’e bile mektup yazdı. Sonunda kabul edilmeyeceğini anlayınca, o sırada Hanedan hakkında bir yazı yazmış bulunan rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’ye bir mektup yazarak “Bizi vatana kabul etmeyeceklerinden emin oldum. Bir zarfın içine Allah rızası için bir avuç vatan toprağı koyun da hiç olmazsa kabrime konulsun” diyecek kadar vatan hasreti içinde kıvranmış bir insandı.

Bunun diğer bir misali de Sultan Abdülhamid’in kızlarından birisi olan Zekiye Sultan’dır. Kocası da Gazi Osman Paşa’nın oğludur. Nice’de vefat ettiğinde vasiyet etti ki, “Bir gün müsait olursa beni vatan da defnedin”. Bu sebeple cenazesi Nice’deki bir kilisede tahnit edilmiş (ilaçlanmış) olarak 30 sene bekledi. Sonunda kilise mensupları götürüp bir yere defnettiler.

•••

…Sultan Vahdettin aç’tı. Öldüğü zaman İtalyan bakkallarına 150 bin liret borcu vardı. Tabutuna haciz kararı geldi.

Ve “Bu tabut para ödenmeden kaldırılamaz” diye tabuta yazı asıldı. Abdülmecid Efendi’nin oğlu ve Sultan Vahdettin’in damadı Ömer Faruk Efendi ve bir kaç kişi, mutfak kapısından tabutu kaçırdılar, Şam’a götürüp defnettiler. Sonradan kızı, İtalyan bakkalların borcunu ödedi.

•••

Vahidettin İtalya’ya ilk gittiği zaman, San Remo’da kiralık bir villada kalmaya başladı. Oradayken Kral Emanuel, Vahdettin’e bir yaver gönderdi. “Ülkenin muhtelif yerlerinde saraylarım vardır. Zatiali nerede oturmak istiyorsa emrine amadedir. Kendisine aylık su kadar liret tahsis edilmiştir” dedi. Sultan Vahdettin bunların hiçbirisini kabul etmedi. Yaveri Miralay Fahri Engin o sırada tercümanlık yapıyordu. “Efendim bu kadar ikramı reddediyorsunuz. Herhalde mutfağınızda kuru soğan bile olmadığını bilmiyorsunuz” dedi. Bunun üzerine Vahdettin “Fahri Bey, Maiyeti saniyemde bulunmaya mecbur değilsiniz. Zor geliyorsa ayrılınız. Ben Müslümanların halifesi sıfatıyla bir gayri müslim hükümdarın ihsanını kabul edemem” dedi.

•••

Mahmut Şevket Efendi’yi ziyarete gitmiştik. Bir Fransız kasabasında oturuyordu. O sıralar kızı Avinyon’da ameliyat olmuş. Birlikte onu ziyarete gittik. Odasına girdiğimiz zaman kızı konuşamıyordu. Mahmud Şevket Efendi “Nermin” diye sesleniyor, kızında cevap yok. Nermin işaretle kağıt kalem istedi, bulduk. Yazdı ki “ameliyat ederken yanlışlıkla dilimi kestiler konuşamıyorum.” O adamın karyolanın üzerine bir abanışı yardı. Dünyada bir kızım var, bundan sonra o da böyle dilsiz mi kalacak?” diye. Ben hayatımda, aniden bir insan yüzünden böyle ter aktığını görmedim. Sonra bana döndü dedi ki: “Osmanoğullarının dramını yazıp bizi aleme mi acındıracaksın? Hıristiyanlara da “Müslümanları asırlarca zaferden zafere koşturmuş bir aileden işte böyle intikamınızı aldınız, sizin arzu ettiğinizden daha büyük facialara sürüklendiler? diye mi göstereceksin?” Bu söz, onların gurbet hayatını anlatırken daima kulaklarımda çınladı.

Düşünün ki bir şehzade ölmüştür. Belediye kendi imkanları ile bir mezarlık yeri vermediği için, cenazesi Mans Denizine atilmıştır. Bu, Sultan Abdülhamid’in oğludur.

Yine Nice’de parkta bir şehzade ölü olarak bulunuyor. Bankada son nefesini vermeden bir mektup yazmış ve göğsüne iliştirmiş. Mektupta şöyle diyor. “Benim ölümümden kimseyi mesul tutmayın, ben açlıktan ölüyorum. Yeleğimin iç cebinde beni İslamî usullere göre Müslüman mezarlığına defnedecek para vardır.” Fransız polisinin değerlendirmesi de “daha birkaç ay yaşayacak kadar parası olduğu halde cenazesini düşünüyor, bu enayiymiş” oluyor.

•••

Abdulhakim Arvasi (rahimehullah) 1940′larda buyurmuş ki: “Biz Sultan Aziz’in âhını çekiyoruz. Sultan Hamid’in ahına daha sıra gelmedi. Biz bu hanedana yapılan zulme kayıtsızlığımızın cezasını çekiyoruz. Hanedan bedduası müthiştir. Bizim ecdadımız, hanedan bedduasından korkardı. Çünkü onların liderlikleri Allah’ın tensibi takdiri ve kendi bileklerinin hakkıydı. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, kimse onları Türk Milletinin başına memur olarak koymamıştır.

Gerçek kardeşlik

Posted by selcuk on Temmuz 19th, 2007

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Ey bilge insan! Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne gibi fark vardır?” diye.

“Bakın göstereyim” demiş, ermiş…

Önce sevgiyi dillerinden gönüllerine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuş yerlerine. Derken, ermiş tabaklar içinde sıcak çorbalar ve arkasından da kaşıkları getirmiş. Fakat kaşıkların boyu 1 metre imiş…

Ermiş, “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle içeceksiniz çorbanızı.” diye bir şart koşmuş.

“Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine “Şimdi” demiş ermiş; “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmişler, onlar oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

“İşte” demiş ermiş; “Kim bu hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Kesinlikle şunu da unutmayın! Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır daima.”

Ailem Dergisi / 11.01.2003

Saç gitti ferahlık geldi

Posted by selcuk on Temmuz 5th, 2007

Eğer burayı okuyan birisi varsa merhaba diyorum ona :) Bugün yaklaşık 10 aydır uzattığım saçlarıma veda ettim. Son iki haftadır karar aşamasındaydım. Etraftan fikir alıyordum sürekli :) En sonunda nihai kararı verdim ve berberin yolunu tuttum. İyi de oldu. Hem istediğim gibi olmuyordu hem de yazın sıcağında rahatsızlık vermeye başlamıştı. Rahatlık varmış, oh bee :) Artık bundan sonra böyle kalırım herhalde. Bugünlük yazacak pek birşeyim yok başka. Sağlıcakla kalın.

Mezuniyet Gecesi Bir Yazı

Posted by selcuk on Haziran 28th, 2007

Nedense zor geliyor bana yazmak. Genellikle ekranın karşısında oturup birşeyler yazmaya vakit ayırmakta zorlanıyorum diyebilirim. Şu anda da olduğu gibi… Aslında 3-4 gün önce evime gelen Emre ile yaptığım(ız) bitirme projesinin ardından çektiğimiz fotoğraflarımızı koyup birkaç satır da birşey yazacaktım. Ama başta da belirttiğim gibi vakit ayıramadım. Birkaç gündür de bitirme projesi raporumla uğraşıyordum. Nihayet dün geceki uzun uğraşlarım ve sabah yaptığım eksik kısımlarla raporu tamamlayarak çıktısını aldım ve bugün hocama teslim ettim. Artık üzerimden bir yük daha kalktı diyebilirim yani.

Neyse, ben asıl bugünün anlam ve öneminden bahsedeyim en iyisi. Başlıktan ne olduğu belli zaten; mezuniyet. Mezun oldum diyebilmeyi çok isterdim ama diyemiyorum maalesef. Allah nasip ederse seneye bitirmek istiyorum artık. Mezuniyet töreni saat 16:00′da başladı. Mezun olamadığımdan arkadaşlarımla birlikte kep giyemedim. O yüzden en iyi yaptığım şeylerden birisi olan fotoğraf çekmeyi yaptım ben de. Bol bol fotoğraflarını çektim onların. Tören bittikten sonra mezuniyet gecesi için 4 yıldır gitmenin bana hiç nasip olmadığı sahil tesislerine gittik. Sıradan bir akşamdı diyebilirim ama hemen herkesi son kez bir araya getirmesi açısından iyiydi. He eklemeyi unutmayayım Cesur’la oynadığımız tavlada ben 3-2 önde durumunda oyunu bıraktık. Yenecektim ama saatin geç olması ve mezuniyet akşamı diğer arkadaşlardan uzak tavla oynamanın abesliği nedeniyle yeterli dedik :). Sonrasında Emre Koç ve Ertan havuzda eğlendiler. Biz de havuz çevresinde vakit geçirdik işte. Oradan ayrılırken saat gecenin 1′ine yaklaşıyordu. Emre’ye çok teşekkür ediyorum ki Nuri’yi ve beni evime kadar bıraktı.

Yavuz Çetin’in “Herşey Biter” şarkısı geldi bu akşam aklıma: “Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider. Herşey nasıl başladıysa öyle biter.” Gerçekten bitiyormuş herşey, insan zaman ilerledikçe daha iyi anlıyor bunu. Şimdi mezun olanlar kendi yollarına gidecekler. 4-5 sene önce başlamıştı üniversite şimdi ise bitti kimisi için. Hayat da bitecek bir gün elbet… Ağlayarak geldiğimiz dünyadan gülerek ayrılabiliriz umarım. Arkamızda güzel hatıralar ve gerçek dostlar bırakarak… Mezun olan tüm arkadaşlarıma hayatları boyunca sağlık, mutluluk ve güzellikler diliyorum. Tekrar görüşebilmek dileğiyle… Sağlıcakla kalın.

Selçuk Kabadayı

Balkonda bir akşam

Posted by selcuk on Haziran 19th, 2007

Aslen balkonda oturup çarşamba günü vermem gereken soruları çözecektim. Bir iki tanesine baktıktan sonra MSN’i açayım dedim ve ondan sonra koptum. Bir iki arkadaşla not muhabbetine girdik. Ardından başka muhabbetlere dallandık. Neticede ben pek fazla ilerleyemedim tabi. Ama bugün evdeyim fazla birşey yok bitiririm inşallah. Yaz geldi geleli tam manasıyla rahat edebilmiş değilim henüz. Tam bunlardan kurtuldum diyecekken de yaz okulum başlayacak. Neyse kendi dertlerimle burayı doldurmak istemiyorum.

Bir saatten fazladır süren fotoğraf ekleme uğraşlarımın ardından 15.06.2007 Cuma günü yapılan Microsoft Imagine Cup finalinden bir fotoğrafımı koyarak yazıma son veriyorum.

Imagine Cup 2007 finalinden...

Aşk teknik bir hadisedir

Posted by selcuk on Haziran 10th, 2007

Arçelik’in “Aşk teknik bir hadisedir” adlı kitapçığından alıntıdır.

Çamaşır yıkarken nasıl beyazlarla renklileri karıştırmıyorsak, aşkta da mantıkla duyguları karıştırmamak gerekir.

Aşk kadını aşçı, erkeği göbekli yapar.

Soğuk birine âşık olmanın bir tek faydası vardır, derin dondurucu almak zorunda kalmazsın.

Kızgın bir kadını sakinleştirmenin en iyi yolu kulağına aşk şarkıları fısıldamaktır. Sesin güzelse tabii! Güzel mi?

Aşkın cicim ayları çamaşır makinesindeki “hassas ve narin program”a benzer. Sonu ise sıkma programına; insanın suyunu çıkarır.

Mutsuz bir âşık kendini ancak iyi bir kahveyle teselli edebilir. Çünkü kahvenin lezzeti de köpüğü de garantidir.

MP3 çalarında âşık olduğun şarkıları dinlersin. Âşık olunca sevgilini dinlersin.

Kış mevsimi, sevgiliden ayrılmak için hiç uygun bir zaman değildir. Üşürsün!

Aşkla mikser arasında hiçbir fark yoktur. Biri yiyecekleri karıştırır, diğeri kafayı.

Evlilik çeşmeyi her açtığında sıcak suyun akacağını bilmektir. Aşk ise sıcak mı soğuk mu bilmeden ellerini çeşmenin altına uzatmaktır.

Ütü düzgün gösterir, aşk darmadağınık.

Bir kadını çözmek, donmuş balığın buzunu çözmeye benzemez. Çünkü imkânsızdır.

Fazla traş cildi, fazla dırdır aşkı yıpratır.

Aşkın tarifini veriyorum, iyi dinle. 100 gr sevgi, 20 gr saygı, 15 gr şefkati bir kapta iyice karıştır. Afiyet olsun.

Aşkta soğukluk olmaz. Ama olursa da buzları eritmek için mikrodalga gerekir.

Onu her gördüğünde kızarıyorsan kesin âşıksın.

Aşk ateşini söndürebilecek bir klima henüz icat edilmedi.

Zamanla tükenmesin diye aşkı daima şarj etmekte fayda var.

Akıllı kadınlar sevgililerinin kafasını ütüleyeceğine gömleğini ütüler.

Çay demlemek ne kadar basitse, aşk o kadar karmaşık bir iştir.

Âşık birine çok kanallı bir televizyon gerekmez. Nasıl olsa her kanalda sevgilisinin yüzünü görür.

Kalbinin bin parçaya bölünmesini istemiyorsan, sana âşık olmayan birine âşık olma.

Bir ilişkinin kaç yıllık olduğu, çiftin kaç saat televizyon seyrettiğiyle doğru orantılıdır.

Eğer o yanındayken “pat pat!” diye bir ses duyuyorsan, mutfağı değil kalbini dinle.

Kepez

Posted by selcuk on Haziran 7th, 2007

Ansızın bir karasu iner
Deniz fenerinin gözlerine
Fener kör olur
Ve ağır ağır uyanmaya başlar
Deniz dibinin devleri
Koç sürüsü dalgalar toslaşır gerine gerine
Ötede yıkkın bir balıkçı köyünün çiçeksiz evleri
Evler ki denizlerde olup bitenleri bilmez
Bense bu kaderi iyi bilirim
Benim adım Kepez

Yıldızlar olmadı mı, dolunay olmadı mı
Gökyüzü de kördür
Yüreğindeki kara bulutlar
Durmadan yıldırımlar kusar
Yorgun bir gemi oturur kayalara
Karışır birbirine dua ve küfür
Korkuysa şapkasını her zaman
Kapkara bir dala asar
Bir yosun tarlasında dinlenirken
Gördüm ölümü kaç kez
Selam verip geçti gülümseyerek
Ben korkusuz Kepez

Kaç sünger ve inci avcısının
Kanına girdi bu denizler
Kaç taze gelin ihtiyarladı
Bu ufuklara baka baka
Her sabah
Neşeli bir ıslık aydınlığına
Evden çıkıp gidenler
Ya döndüler ya da hiç dönmediler
Yaralı akşamlara
Yalnız kalmayınca aç kalmayınca
Oğlak, kuzu melemez
Ben ne dramlar yaşamamışımdır bu kıyıda
Ben Kepez

Mutlu insanlarda gördüm
Gelip kollarımın arasında sevişen
Ama uzun sürmedi
Şıngır mıngır kristal ömürleri
Ne çığlıklar işittim rüzgarlardan
Mevsim mevsim değişen
Hele de yitik ekmekler gibi ayrılık türküleri
Tedirgin martıların
Kanatları vururken gez
Ben dilsiz bir görgü tanığıyım
Benim adım Kepez

Gün kısalır,
Bir gece de değişir renk renk haritam
Gün uzar,
Sızlayan süslü bir göğüstür Tarih-i Kadim
Sırdır, ayıptır
Gördüklerimin hepsini anlatamam
Gemiler gelip geçerken
Kaç dilden hüzünlü şarkılar dinledim
Gül yanaklı, lale dudaklı
Ne güzeller gördüm gitti gelmez
Ben hep aynı yerde beklerim
Benim adım Kepez

Bazen denize küser de
Gökteki yıldızlarla konuşurum
Bazen gidemediğim yerleri okşamak isterim
Bulamam ellerimi
Ay doğarken başlar
En uzun süren sarhoşluğum
Asırlar kemirse de
Koparamazlar zincirlerimi
Kimse kirli ayaklarıyla
Üzerimi tepeleyemez
Ben beş vakit
Sabrın gül suyuyla yıkanırım
Benim adım Kepez

Bahaettin Karakoç

Utansın

Posted by selcuk on Haziran 5th, 2007

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

Necip Fazıl Kısakürek

Siyah Gözlerine Beni de Götür

Posted by selcuk on Haziran 2nd, 2007

Daha dokunmadan kurudu irem
Çöllere bir türlü yağamıyorum
Yeni bir koşunun başlangıcında
Biraz deprem sonrası, biraz şehir hülyası
Bir kalp yangınından geriye kalan
Siyah gözlerine beni götür
Artık bu yerlere sığamıyorum

Pembe uçurtmalar yolladığından beri
Sarardı tiryaki menekşeleri
Sonbaharın tozlu kafeslerinde
Sevgi turnaları yakalıyorum
Turnalar gidiyor ben kalıyorum
Avareyim, asudeyim, yorgunum
Bilmiyorum neden sana vurgunum

Erzurum garında banklar üstünde
Uyku tutmuyor karanlıklar
Yitik düşlerimi kovalıyorum
Gölgeler gidiyor ben kalıyorum
Bin bir türlü kokuyorsa yaylalar
Siyah gözlerine beni de götür

Baharın koynundan koparıp
Sana ipek bir mendile sardığım yüreğimle
Şehsade gülleri gönderiyorum
Umutlar kalıyor ben gidiyorum
Bütün yelkenlileri deniz fenerlerini
Kaptanları sorgulayan
Yanından geçen küheylanların
Korku tufanına yakalandığı
Siyah gözlerine beni de götür

Güneş ülkesinden gelen yiğitler
Benzeri olmayan bir dünya kursun
Cellat ayrılığın boynunu vursun
Usul usul intizarı çürüten
Bu hercai diken bu çılgın arzu
Sürüklüyor imkansız muştuların eşiğine
Gönül vadilerini

Bir ağaçtan düşün yapraklar gibi
Düşüyorum tan yerine
Ya topla yaralı kırlangıçları
Ya da bu vefasız şarkıyı bitir
Özgürlüğe giden tutsaklar gibi
Siyah gözlerine beni de götür

Nurullah Genç


Copyright © 2007 İhtiyaç Molası. All rights reserved.